
Bir ülkenin kendi otomobilini yapması, o otomobili satmasından çok başka bir şeydir. Teknik bir işten çok, "yapabilir miyiz?" sorusuna verilen cevaptır. Türkiye bu soruyu 1961'de sordu ve dört ay içinde cevabını aldı; sonra cevabı unutmayı tercih etti.
Bir kongre ve bir talimat
1961 Martında Ankara'da Birinci Otomotiv Sanayi Kongresi toplandı. O tarihte ülkede otomotiv sanayii yoktu; yapılan iş montajdı. Dönemin Devlet Başkanı Cemal Gürsel açılış konuşmasında kendi otomobilimizi yapabileceğimizi söyledi ve yerli bir otomobilin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenlerine yetiştirilmesini istedi.
Takvim işin zorluğunu anlatmaya yetiyor: elde tasarım yok, kalıp yok, tedarik zinciri yok, deneyim yok. Kalan süre dört aydan biraz fazla.
Eskişehir'de bir fabrika
İş, Devlet Demiryolları'nın Eskişehir'deki lokomotif fabrikasına verildi. Yirmi üç mühendis ve fabrikanın ustaları çalıştı. Motorundan gövdesine kadar hemen her parça burada, elde üretildi; kalıplar ahşap ustalarının tezgâhında çıkarıldı. Proje kapsamında birkaç motor ve dört otomobil yapıldı.
Bu, bir sanayi tesisinin kendi imkânlarıyla, tedarikçisiz, sıfırdan otomobil üretmesi demek. Bugün aynı işi aynı sürede yapmak, bütün tedarik ağıyla birlikte bile kolay değil.
29 Ekim 1961
Otomobillerden ikisi trenle Ankara'ya götürüldü. Trenin bacasından çıkan kıvılcımların yangın çıkarmaması için depolar neredeyse boşaltılmıştı. Ankara'da törene birkaç saat kala Cemal Gürsel araçlardan birine bindi; otomobil birkaç yüz metre sonra yakıtsızlıktan durdu. Gürsel diğer araca binip töreni tamamladı ve o otomobili gün boyunca kullandı.
Gürsel'e atfedilen söz bugün hikâyenin tamamı gibi anlatılıyor: "Garp kafasıyla otomobil yaptık, şark kafasıyla benzin koymayı unuttuk." Ertesi günün gazetelerinde de araba değil, yolda kalması vardı.
Hikâyenin hangi yarısını anlatıyoruz
Proje sürdürülmedi. Neden sürdürülmediği üzerine çok şey yazıldı; sanayi politikası, kaynak, dönemin siyasi belirsizliği, montaj sanayiinin çoktan kurulmuş olması. Hangisinin ne kadar ağırlığı olduğu benim bileceğim iş değil ve bu yazının konusu da değil.
Benim ilgimi çeken, hikâyenin nasıl anlatıldığı. Dört ayda sıfırdan otomobil yapan yirmi üç mühendis, elli yıl boyunca "benzini unutan adamlar" diye anıldı. Başarısızlık anlatısı başarının kendisini yuttu. Oysa o depoların neden boş olduğu biliniyordu; bunu anlatan tek cümle, hikâyenin tonunu tümüyle değiştiriyor.
Bu, yalnızca bir otomobil meselesi değil. Bir şeyi deneyip yarıda bırakmakla, deneyenle alay etmek arasında fark var. İlki tecrübe bırakır, ikincisi bir daha denemeyi zorlaştırır.
Devrim'in bugüne ulaşan örneği Eskişehir'de sergileniyor. Gidip bakan herkesin gördüğü şey aynı: yolda kalmış bir araba değil, dört ayda yapılmış bir araba.