
Çalışmalarımız gereği Türkiye'deki sivil toplum kuruluşlarını yakından izliyorum. Kendimize örnek alabileceğimiz yanlarını ararken şuna dikkat ediyorum: yönetim anlayışı, faaliyet alanları, üye yapısı, iletişim çalışmaları ve hepsinden önemlisi, kuruluş amacı doğrultusunda aktif katılıma ne kadar yer verdiği.
Son soruda çoğu kurum zorlanıyor. Türkiye'nin en büyük bütçeli, en organize, en profesyonel çalışan vakıflarından bazıları gönüllülüğü merkezine aldığını söylüyor; ama oradaki gönüllünün tanımına bakınca ortaya başka bir tablo çıkıyor.
Gönüllü mü, katılımcı mı?
Bu kurumlarda gönüllü, haftasının birkaç saatini ayırarak önceden kurgulanmış bir etkinliğe katılan kişidir. Atölye hazırdır, içerik hazırdır, ölçme değerlendirme formu hazırdır. Gönüllüden beklenen, hazırlanmış olanı uygulamaktır.
Bu kötü bir şey değil; iyi tasarlanmış bir program binlerce çocuğa ulaşır ve bunun kıymeti büyüktür. Sorun, bu ilişkinin gönüllülüğün tamamı sayılmasıdır.
Çünkü o gönüllü kurumun karar masasına oturamaz. Zamanla daha çok sorumluluk alıp kurumsal hiyerarşide yükselemez. Bulunduğu ilçenin sorununu görüp "biz burada şunu yapalım" diyemez — program merkezde yazılmıştır, yerelin işi uygulamaktır. Yani gönüllü, sivil bir ses kuramaz. Kurduğu tek şey, kendisinden istenen birkaç saattir.
Emeğin adı konmayınca
Adı konmamış emek, zamanla bir maliyet kalemine dönüşür. Uluslararası literatürde gönüllülüğün "ucuz iş gücü" tartışmasına konu olmasının sebebi budur: yapılan iş gerçektir, üretilen değer gerçektir, karşılığında ödeme yoktur ve bu ilişkiyi dengeleyecek bir söz hakkı da verilmemiştir. Gönüllü, ücretsiz çalışanın kibar adı hâline gelir.
Oysa gönüllülük bir insan hâlidir; bir program bileşeni değil. Kendi isteğiyle, kimse söylemeden, karşılığını beklemeden bir işin altına girmektir. Böyle bir insanı yalnızca uygulamacı yerine koyarsanız, aldığınız şey onun zamanıdır; aklı ve vicdanı dışarıda kalır.
Bunu bir eksiklik olarak değil, bir tasarım tercihi olarak görmek gerekiyor. Büyük kurumlar ölçek ister; ölçek standart ister; standart da esnekliği yer. Yüz şehirde aynı kalitede iş yapmanın yolu, programı merkezde yazmaktan geçiyor. Ama her standardın bir bedeli var ve burada bedeli gönüllünün inisiyatifi ödüyor. Bunu konuşmadan, yalnızca ulaşılan çocuk sayısını konuşursak, sivil alanın kendisini ölçmeyi bırakmış oluruz.
Ne yapılabilir?
Cevap, büyük kurumları küçültmek değil. Gönüllüye kurum içinde bir yol açmaktır:
- Kararın alındığı odada gönüllünün de sandalyesi olsun; bir temsilci, bir kurul üyeliği, bir söz hakkı.
- Yerelden gelen bir fikir, merkeze sorulmadan denenebilsin. Bütçesi küçük olsun ama var olsun.
- Gönüllünün zamanı kadar öğrendiği de kayda geçsin; iki yıl sonra o kişi kurumda bir yere gelebilsin.
- Gönüllülük, projeler bittiğinde biten bir şey olmasın.
Bunların hiçbiri yeni fikir değil; Avrupa'da bir yıl gönüllülük yaptığım kurumlarda olağan işleyiştendi. Türkiye'de de örnekleri var, çoğu küçük derneklerde.
Gönüllü olmayı kimlerden, nasıl öğrendiğimiz önemli. Çünkü gönüllülüğü ilk kez bir vakfın atölyesinde öğrenen genç, gönüllülüğün haftada üç saat olduğunu da öğreniyor. Öğrendiği yer onu ne kadar büyütürse, sivil alan o kadar büyüyor.